SummerLove4-Banner_arttv.jpg

Herkes İçin Sanat: Gilbert & George - Yazan: Banu Çarmıklı




Bu yazımı 70’lerde farklı cinsel eğilimlerin rahatça kabul edilemediği bir dönemde,  toplumsal yaralara cesurca parmak basan, İngiliz çağdaş sanatının önemli sanatçılarından “canlı heykeller” olarak bilinen Gilbert and George’a ayırmak istedim. Sanat yapmak için her hangi bir malzemeye gerek olmadığını göstermek ve yaşamın kendisini sanat eylemine dönüştürmek adına 1969 da gerçekleştirdikleri “Şarkı Söyleyen Heykel” isimli performanslarında, yüzlerini metalik sarı renge boyayarak, bir masanın üzerine çıkıp, mekanik birer heykel gibi şarkı söyleyerek dans eden ikili ‘The Laws of Sculptors”adlı manifestolarında dünya görüşlerini şu şekilde dile getirmişlerdir.







“Her zaman şık giyinin, bakımlı olun, rahat, dostça, zarifçe ve denetimli hareket edin. Dünyayı kendinize inandırın ve bu ayrıcalık için insanların yüksek bir bedel ödemelerini sağlayın. Hiç üzülmeyin, eleştirmenler tartışır ve eleştirir ama her zaman saygılı, sessiz ve sakin olun. Tanrı hala yontmaya devam ediyor, onun için yerini uzun süre boş bırakma.”(1)





Gerçek birer İngiliz centilmeni olan bu çifti, birkaç yıl evvel İstanbul’a geldiklerinde evimde ağırlama ve böylelikle hem onları hem sanata duydukları tutkuyu yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Yaptıklarını “Herkes için sanat” mottosu ile tanımlayan ikilinin, sanata yaklaşımı her zaman anti-elitist olmuştur. Dünya çapında pek çok önemli karma ve kişisel sergilere imza atan ve 45 senedir sanatsal üretimlerine Londra’da beraber devam eden Gilbert and George, 1967 yılında Saint Martins School of Art’ da tanışmışlar. Yaşadıkları ve çalıştıkları bu şehirde, birçok sosyal ve politik değişime şahit olmuşlar. Bulundukları doğu Londra bölgesi, farklı din ve ırktan birçok insanın yaşadığı ve şehrin fazlasıyla tehlikeli olduğu, polisin bile neredeyse çekinerek girdiği bir bölge. Onlar, ülkede suç oranının en yüksek olduğu ve sokaklarında farklı kültürleri barındıran bu caddelerde yıllarca dolaşarak, insanlarla empati kurmaya, onların sorunlarını anlamaya çalışmışlardır. İnsanların duygu ve davranışlarını inceledikleri bu yerler, onlar için adeta bir laboratuvar niteliğinde. Gilbert &George’un resimlerinin başlangıç noktası olan bu sokaklar ve insanlar, modern Avrupa şehrini oluşturan dinamikler, insan deneyimleri, yaşananlar-yaşatılanlar ve kendi hayatlarının gerçekleri, onların sanatının somut birer parçasıdır.









Sanatçılar, anıtsal büyüklükteki fotoğraf işlerinde, ilk dönemlerde, siyah beyaz daha sonra elle boyanmış, kırmızı ve sarı ve ileri ki yıllarda daha göze çarpan, koyu renkler kullanmışlardır. İkili, toplumsal içerikli tavırlarıyla; sosyal problemlere ve politik sorunlara, tabulara, sınıf ayrımına, seks, ırk, din, aids, homoseksüellik, tecavüz, cinayet, şiddet, korku, vatanseverlik, madde bağımlılığı, ölüm gibi hayata ait olgulara dikkat çekerek, toplumda ve özellikle politikacılarda farkındalık yaratmak istemişlerdir. Modern batı toplumlarının yerleşmiş problemlerine dikkat çeken Gilbert & George, bir bakıma Londra’nın ahlaki portresini, trajik olayların sanatsal izdüşümü ile çiziyorlar. Bu kasvetli şehirde yaşayan insanların ahlaki normlarını (iyi/kötü), değerlerini araştırıp ortaya çıkarmak onların icra ettiği sanatın temel gerekçesi.





Yapıtlarını, kendilerinden izleyenlere,  “görsel bir aşk mektubu” olarak gören sanatçıların ilham kaynağı tutku. Eserleri ve performansları ile dünya görüşlerini aktaran sanatçılar, hayattaki üzüntüyü kendi imzaları olarak değerlendiriyorlar. Okuduğum bir röportajlarında, eserlerini; İngiliz romantizm akımının önemli isimi, manzara resimleri ile tanıdığımız sanatçı John Constable’ın bir resmini gördüğünüzde “Aman ne güzel bir inek” değil “Ne güzel bir Constable” diye tanımlarsınız örneği ile açıklarken esas sanatın imzasının, sanatçılar tarafından geride bırakılmış hislerde olduğuna vurgu yapıyorlar, “Sevgili Constable bize mezarından hitap ediyor. Burada ki önemli olan şey insanlara ne duygu bıraktığınızdır”(1) cümleleri ile açıklıyorlar. Eserlerinde kendileri dışında çoğunlukla sıradan insanlara yer veren sanatçılar,  izleyici üzerinde kalıcı bir his uyandırmayı amaçlıyorlar. Çok beğendikleri ressam, Francis Bacon’ın acı çeken insanları gösteren tabloları için “bu çalışmalar “soyut” değil “hümanisttir” diyerek kendi işleri arasında bir bağ kuruduklarını söylüyorlar.





İkilinin 1986 yılında çıplaklık, ırkçı söylemler, seksüel davranışlar ve vücut sıvıları içeren fotoğraf serileri, insanlar arasında büyük bir şok etkisi yaratmıştı. Gilbert & George’un en beğendiğim serilerinden olan “Londra Resimleri” sergisini geçen sene White Cube Gallery’ de görme şansını yakaladım. Bu çalışmalar şehrin homojen yapısına sahip olmayan insanlarının davranışlarını gösteren bir rehber aslında. Tıpkı Charles Dickens’in romanlarında olduğu gibi. Dickens’da Londra’nın sokaklarında gezerek kötü koşullarda yaşayan insanların hayatlarını, davranışlarını, seçimlerini, sosyal evrimlerini, kısaca o zamanın yaşayan Londra’sını kendi gerçekçi biçimiyle romanlarına aktarmıştı. Gilbert&George’un, bu anlamda Dickens’tan etkilenme olasılığı akla çok da uzak kalmayacak bir yaklaşım olsa gerek. İkilinin Londra resimleri, şehrin bulunduğu konum ve tarih açısından ruhsal bir manifestonun somut bir göstergesi. Daha geniş perspektiften baktığımda ise insanlığı tehdit eden bu unsurların yalnız Londra’ya özgü değil; dünyayı, insanlığı tehdit eden global unsurlar olduğunu ayrımsıyorum. Sosyal ve politik içerikli söylemlerin olduğu, hayatın gerçeklerinin yansıtıldığı bu realist panolar, aslında Londra sokaklarının çığlıkları.





Önemli bulduğum diğer bir serileri ise “Jack Freak Pictures” isimli çalışmaları. İngilizlilikleri hakkındaki görüşleri,  Britanya bayrağı tarafından sembolize edilerek tasvir edilmiş olmasının yanı sıra Britanyalıların içindeki en iyiyi ve en kötüyü dışa vurması açısından çok şey ifade ediyor. İkilinin en çok tanınan işleri arasında olan bu eserler görsel olarak şiddet içerirken felsefi olarak da bir o kadar akıllı ve zeki çalışmalardır.



Jack Freak Pictures


“Bizim sanatımız, insanlığın karmaşık durumunu bulmaya izin verirken toplumdaki bireylerin de birbirlerine karşı gittikçe daha toleranslı olmasını sağlıyor. Yaptığımız şey, sanat ile hayat arasında ki boşluğu doldurmak. İnsanlar resimlerimize baktıklarında içlerindeki aşkı, mutsuzluğu, kızgınlığı hatırlamalı ve onu dışarı çıkarabilmeli. Bu hisler bizim resimlerimizde farklı kompozisyonlarla aktarılan içsel bir yolculuk gibi,  kısacası insanlar resimlerimizde kendi ruhlarını arıyorlar”  Biz sanatçılar insanların daha önce düşünemedikleri şeyleri göstererek, onların olayları daha farklı görmelerini sağlamaya çalışıyoruz.





Yazı: Banu Çarmıklı