OHB_ArtTV_728x90.jpg

Tellerin Üzerindeki Kadın | Yazan Selen Sarıoğlu




Sanatsever gezginler bilirler, şehirde bir sanat fuarı olduğunda tüm galeriler en özenli sergilerini ortaya koyarlar. Güncel sanatın merkezlerinden Londra’da Frieze sanat fuarının olduğu hafta için, şehrin sanat adına en önemli haftası denebilir. Bu sene Frieze ile eş zamanlı olarak, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’ndan hatırlayacağınız Pi Galeri’nin, Londra’da bulunan yeni mekanında da sanatçı Gülay Semercioğlu’nun sergisi vardı. Bu vesileyle, ben de çalışmalarını uzun süredir yakından takip ettiğim sanatçının kendisiyle tanışma şansını yakaladım.




 

Gülay Semercioğlu’nu tanıyanların çoğu, onu tellerin ahşap yüzeye katman katman gerilmesiyle oluşturduğu soyut yapıtlarıyla bilirler. New York’taki Metropolitan Museum of Art’ın koleksiyonuna girme başarısını göstermiş olan çalışma da bu yöntemin eserlerinden biri.
 
Sanatçının Londra’daki “The Woman On The Wire”, yani “Tellerin Üzerindeki Kadın” isimli sergisi, isminden de anlaşılabileceği gibi yine tellerin hakimiyetinde olan bir sergi. Bununla birlikte, tasvirlemiş olduğum alışılmış çalışmalarından bu sergide yalnızca bir eser mevcut. Sergideki diğer eserler öncekilere göre daha az soyut, sanatçının telleri işleme yöntemi ise tahtaya germe tekniğinden oldukça farklı.

 



 

Gülay Semercioğlu, sohbetimiz sırasında bu serginin, uzun süredir kendi içinde bir yerlerde var olup, bir türlü nasıl dışarı çıkaracağını bilemediği desenlerinden yola çıkarak oluştuğunu söylüyor. Bu süreç her ne kadar uzun da olsa, sanatçı, aralıklı olarak eline aldığı desen defterindeki çalışmalarını, bir tema ve bütünlük içerisinde üçüncü boyuta taşımayı sonunda başarmış.
 
Bembeyaz duvarlarla çevrili ve tamamı altın renginde olan eserlerin bulunduğu galeriye girdiğinizde, hem anlam hem de görsellik açısından sergiye hakim olan bütünlüğü hemen hissediyorsunuz. Serginin hemen girişinde, tavandan altın rengi bir tel örgü sarkıyor. İlk bakışta düz bir yüzeye sahip bir örtü gibi gözüken bu eserin yanına yaklaştığınızda, ince ince işlenmiş küçük üçgen figürler dikkat çekiyor. Bu güzelim örtü, şaşaalı altın rengine rağmen serginin feminist ruhuyla birleşince, hüzünlü bir duvağı anımsatıyor.

Yine sergi mekanının ortasına yerleştirilmiş bir diğer eser de altın tel işlemelerden oluşan büyük bir yatak. Yatak başı üzerine tarihler işlenmiş olması nedeniyle aynı zamanda da bir mezar taşını çağrıştırıyor. Evlilikte paylaşılan yatak ile ölüm döşeğinin bir eserde birleştirilmesi, sanatçının usta bir oyunu. Türkiye’de sıkça karşılaşılan ve ciddi bir sorun haline gelmiş olan çocuk gelinler ile kadın cinayetlerine dikkat çekmek amacını güden eserde, yatağın kapitone eteklerindeki düğmelere de bu cinayetlerin kurbanlarının isimleri işlenmiş. Devlet tarafından yeterince dikkate alınmayıp zamanla unutulup giden kadın kurbanlara adanmış bir anıt niteliğinde bu yatak.
 





Diğer bir eser grubu da Gaziantep’li olan sanatçının, kendi yöresine özgü telikar tekniğiyle yaptığı çalışmalarından oluşuyor. Eskiden oldukça yaygın olup, günümüzde ise izine az rastlanan bu işleme tekniğini, sanatçı tekrar ele alarak bugünlere, hatta Londra’ya kadar taşımayı başarıyor.

Teknik olarak farklı örgü yöntemleri kullanılmış olsa da işlenen tema değişmiyor. Sergideki eserlerin hepsi bir ağızdan, erkek egemen dünyaya karşı bir çığlıkta birleşiyorlar. Sanatçının eserlere yüklediği anlamlar, kullandığı örgü tekniğine de alışılagelenden farklı bir mana katıyor. Kadınlara dayatılmış evcilliğin bir sembolü olabilecek örgü sanatının, kadınlara uygulanan şiddeti protesto eden eserleri yaratmak için kullanılmasıyla, örgü sanatı da bir çeşit direniş aracı haline geliyor.
 
Gülay Semercioğlu’nun Londra’daki Pi Galeri’de yer alan sergisi, Türk feminizmi adına gerçekleştirilmiş çok önemli bir sergi. O nedenle, ülkemizde de sanatseverlerin beğenisine sunulabilmesini çok isterdim. Tek tesellim, serginin Londra’da gördüğü yoğun ilgi ile birlikte, Gülay Semercioğlu’nun yöresel örgü sanatımıza kattığı modern yorumunu tüm dünyaya sergiliyor olması. 21 Kasım tarihinde sona erecek olan bu sergiyi, Londra’ya yolunuz düşerse mutlaka görmelisiniz!




Galerinin kurucusu Yeşim Turanlı ile ben


Yazı: Selen Sarıoğlu

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız