kk_banner_728x90.gif

İlham Yeri Akıl Hastanesi Olan Eserler ve Sanatçıları! | Yazan Fulden Karayel

İlham Yeri Akıl Hastanesi Olan Eserler ve Sanatçıları! | Yazan Fulden Karayel
Fulden Karayel 25.11.2019

Dünyaca ünlü sanatçıların psikolojilerinin eserlerine yansıdığını biliyor muydunuz? Örneğin Van Gogh ağır bir şizofreni hastası! Evet yanlış okumadınız. Van Gogh’un şizofreni hastalığı genç yaşta başlıyor ve eserlerinde büyük izlere sebep oluyor. Eserlerine psikolojisini yansıtan sadece Van Gogh değil, yaşayan en önemli avantgarde sanatçılardan Yayoi Kusama da öyle. 

İşte eserlerine psikolojilerini de katarak ünlerine ün katan ve dünyanın en önemli müzelerinde yer alan eserlerin sahipleri;

VINCENT VAN GOGH:

(30 Mart 1853 – 29 Temmuz 1890)

Sanat tarihine damgasını vurmuş ömrünün son iki yılına dünyaları sığdıran Hollandalı Ressam Vincent Van Gogh, 1888’de Güney Fransa’da, daima güneşli ve yazın çok sıcak olan Arles Kasabası’na gitti. Ressam arkadaşı Gauguin ona misafir olarak geldi. Ve bir rivayete göre Gaugin ile bir tartışma yaşayıp Gaugin’in gırtlağını ustura ile kesmeye kalkıştı. Bereket, Gaugin güçlü kuvvetli biri olduğu için bir şey olmadı. Ama Van Gogh hırsını alamayınca kızdı ve kendi kulağını kesip şehrin genelevinde tanıdığı Rechal’in eline vererek ‘’Bunu benim için sakla!’’ dedi. Bunun üzerine Gaugin kaçıyor ve Van Gogh’un erkek kardeşi Theo Paris’ten geliyor. Van Gogh’u 2 hafta için hastaneye yatırıyorlar. Burada hayaller görmeye başlıyor. Arles’te hayatının en güzel 200 tablosunu yapıyor.

1888 yılında kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektupta “Bana ne olduğunu tam anlamı ile tanımlayamıyorum. Şimdi ve daha sonrasında, hep korkunç bir kaygı yaşıyorum. Açıkçası nedensiz bir şey. Diğer taraftan, kafamda bir boşluk ve yorgunluk hissi yaşıyorum… Bu aralar, melankoli ve iğrenç pişmanlık ataklarım var.” diye yazmıştı. Van Gogh, dahilikle delilik arasında gidip geldiğini fark edebiliyordu. Ancak, bunun ne olduğunu, neden böyle düşündüğünün, neden böyle davrandığının mantıklı bir izahını bulamıyordu. Hastalıklı döneminde, resimlerinde dünya genişliyor, dağlar sarsılıyor, bulutlar delice bir hızla dönüyor, yıldızlar donanma fişekleri gibi hareket ediyor, ağaçlar öfke içinde debeleniyor, bitkiler kırılan dalgalar gibi öne doğru yuvarlanıyor ve toprak zemin cennete saldıracakmış gibi yukarıya sıçrıyordu. Van Gogh’un erkek kardeşi Theo’nun birçok depresif atak geçirdiği, kız kardeşlerinden Wil’in de geçirdiği psikotik ataklar nedeniyle yaşamının sonuna kadar bir akıl hastanesinde kaldığı biliniyor.

Ardından Fransa’da bulunan Saint Remy Akıl Hastanesi’ne yatıyor. Resim yaparak hastalığıyla savaşmaya başlıyor. Yıldızlı Gece (The Starry Night) ‘ı akıl hastanesinde odasının penceresinden güneşi izlerken etkilendiği görüntü ile hayata geçiriyor. Gökyüzünün bu görüntüsü onu öylesine etkilemişti ki, görüntünün şekil değiştirmesi önemli değildi. O her şeyi hafızasına kazımıştı. Bu tablo Vincent Van Gogh denildiğinde muhtemelen ilk akla geleni. Çünkü üzerine çok konuşulan ve çok tartışılan bir tablo oldu. Vincent bu tabloda kendine ait bütün teknikleri kullandı ve özgürlüğünü kanıtladı. Bu tablo birçok şiire, şarkıya, romana konu oldu. Starry Night’ın değeri günümüzde neredeyse 100 milyon dolardan fazladır ve günümüzde New York’ta bulunan Moma Art Galeri’de sergileniyor. Van Gogh, 1890’da hastaneden çıkıyor. Paris’e kardeşi Theo’nun evine gidiyor. Auvers’te tarlalarda resim yaparken tabancasını çekiyor ve göğsü ile karnı arasına ateş ediyor. 2 gün yaşıyor. 29 Temmuz 1890’da ölüyor.

YAYOİ KUSAMA:

( 22 Mart 1929 - )

Japon yazar ve tasarımcı Yayoi Kusama, bugün 90 yaşında ve çocukluğundan bu yana 77 yıldır kendi isteğiyle akıl hastanesinde yatıyor. Dünyanın en efsanevi sanatçılarından biri. Resim, enstalasyon, heykel, performans sanatları, edebiyat, sinema ve moda dahil olmak üzere farklı alanlarda önemli işlere imza atmış bir isim. Ayrıca minimalist, feminist sanatın, pop-art’ın öncülerinden…

Rahatsızlığında, Kusama'nın anlatımıyla, kadın peşinden koşan babasının ve her zaman kendisini aşağılayan, baskılayan annesinin payı büyük.

1929'da varlıklı bir ailenin kızı olarak Japonya'da, Matsumoto'da doğan Kusama, katı kuralları olan bir aile içinde büyümekten hep rahatsızlık duymuş. Babası çeşitli geyşalarla düşüp kalkarken, annesi minik Yayoi'yi casusu olarak kullanıp, kocasını kızına takip ettirirmiş. Yetişkinliğinde hem cinsellik takıntısı olan hem de seksten nefret eden biri olmasını bu döneme bağlıyor kendisi. Artık imzası haline gelen ve resimlerinden taşıp, bütün ticari ürünlerinde, hatta Tokyo'da bazı otobüslerde bile kullanılan benekler gözüne ilk göründüğünde 10 yaşındaymış. Bahçelerindeki bitkilerin canlanıp kendisiyle konuştuklarını gören Kusama, halüsinasyonlarını kağıda dökerek başlamış işe. Son derece parlak renkler, modern formlar ve tabii her yerde ve her zaman kullandığı benekler bugüne kadar uzanan Kusama imzasını oluşturmuş. Bir dönem Japonya'da resim eğitimi almış, ancak usta çırak ilişkisinden hiç hoşlanmamış. Sonra bir gün bir dergide ABD'li ressam Georgia O' Keeffe'nin resimlerini keşfedince hayatı değişmiş. Amerikan Konsolosluğu'na gidip O'Keeffe'nin adresini almış, ona birkaç resmi eşliğinde bir mektup yollamış. Mektuplaşmaya başlamışlar.

1958'de, genç bir kadının tek başına seyahat etmesinin çok zor olduğu, Japon vatandaşlarının ülke dışına çok kısıtlı bir parayla çıkabildiği günlerde ABD'nin yolunu tutup oraya yerleşmiş. İlk kişisel sergisi ‘’Obsesyonel Monokrom’'u New York'ta açtı. Kusama'nın siyah beyaz noktalarla kaplı tuvalleri, hipnotik çalışmaları ise ona şöhreti getirdi. Daha sonra Tokyo'da çıplak vücut boyama etkinlikleri düzenlediği için tutuklandı. Serbest bırakıldığında ise soluğu yeniden ABD'de aldı.

15 yıl kaldığı bu ülkede, çöpleri karıştırıp yemek yemişliği bile var. Genel olarak çok fakir ve sıkıntılı geçen bu dönemde New York'un sanat çevresinin içine girmiş ama ne giriş.

Devir, Andy Warhol, Mark Rothko, Willem De Kooning, Roy Lichtenstein gibi her biri birbirinden önemli sanatçıların devri. Kusama, Brooklyn Köprüsü'nde, parklarda 'Happening'ler düzenliyor. Çıplak insanları, atları beneklerle boyuyor. ABD Başkanı Richard Nixon'a '’Boşver bu Vietnam Savaşı’nı da gel sevişelim!'’ mealinde bir mektup yazıyor. (Nixon cevap vermemiş.) Bir ara Venedik Bienali'ni basıp, bahçede kendi ürünü olan küreler satıyor. Bir dönem Andy Warhol'dan bile daha çok bahsedilen sanatçı oluyor. Bütün bunları, yabancı bir ülkede, çok iyi bilmediği bir dilde ve tek başına bir kadın olarak yapıyor. Sonra, bunca çabanın ters teptiği, kendini fazla öne çıkarmakla suçlandığı bir dönem başlıyor. 1973'te ülkesine dönüyor. Ve o gün bugündür, gider gitmez kendi isteğiyle kalmaya başladığı akıl hastanesinde yaşıyor. Orada bulunma nedeni, kendini rahat hissetmesi. Yoksa derdi '’Akıl sağlığına kavuşmak'’ değil. Tam tersine, rahatsızlığının bir sanatçı olarak onu daha güçlü kıldığına inanıyor. 70'lerde, 80'lerde bir dönem ortalıktan elini ayağını çekmiş gibi görünse de aslında hep üretmeye devam ediyor. Yazdığı şiir ve romanlarla aldığı ödüller bile var. 90'larda New York'ta açılan bir retrospektifle yeniden sanat dünyasının gündemine geliyor. Eserleri değer kazanmayı sürdürüyor. Derken, devreye tasarımcı Marc Jacobs giriyor. Kusama hayranı olan Jacobs, sanatçıyla Louis Vuitton için özel bir koleksiyon tasarlaması konusunda anlaşıyor. 

Geçtiğimiz yıllarda Japonya'da Yayoi Kusama'nın adının verildiği beş katlı bir müze açıldı. Sanatçıyla özdeşleşen puantiyeler müzede ilk göze çarpan detaylar arasında… 

Bugün ortalama 6-7 milyon dolara eserleri satılıyor.

CAMILLE CLAUDEL:

(8 Aralık 1864 – 19 Ekim 1943)

8 Aralık 1864 yılında doğan Fransız heykeltraş Camille, Auguste Rodin ile yaşadığı fırtınalı beraberliğin ardından ölünceye kadar akıl hastanesinde kapalı kalıyor.

Camille ile ilişkisi başladığında Rodin, Rose Beuret’le yirmi yıllık evliydi. Evliliği pek iyi gitmiyordu. Camille ile olan yakınlaşması ikisi içinde bir dönüm noktası oldu. Birlikte birçok işe imza attılar. Rodin bu tarihlerde büyük eseri ”Cehennemin Kapıları”nı yaptı. Bir rivayete göre eserin büyük çoğunluğu Camille’ye ait. ”Cehennemin Kapıları” ilk değildir tabi, Rodin sanatçının birçok eserini sahiplenmiştir. Bu süre zarfında yeteneği Rodin’den çok daha üstün olmasına rağmen hep onun gölgesi altında kalmış olan Camille, bir de bu birliktelikten hamile kalıyor. Ama geçirdiği bir kaza sonucu bebeğini kaybediyor ve bu onun büyük depresyonlarının da başlangıcı oluyor. Böyle bir yaşam tarzının hoş karşılanmadığı o tarihlerde annesi Camille’i reddediyor ve Camille evden ayrılmak zorunda kalıyor. Zaten annesiyle arasında küçüklüğünden beri, Camille’in sanat aşkı yüzünden çatışmalar vardı. Böylece Rodin’le birlikte yaşamaya başlayan Camille, 1898 yılına kadar Rodin’le fırtınalı aşk ve sanat yaşamına devam ediyor. Bu aşk tutkulu olduğu kadar da yıpratıcı oldu Camille için. Rodin’in kadınlara karşı olan kaba tavrı ve Camille’i kendine en büyük rakip olarak görmesi, şiddetli kavgalara sebep oluyordu. En sonunda bir yol ayrımına gelen Camille, yoluna tek başına devam etme kararı aldı ve Rodin’i terk etti. Ama bu ayrılık Camille için oldukça acılı bir dönemin de başlangıcı oldu. Bu dönemde en büyük eserlerini verdi. (”Vals”, “Clotho”, “Olgunluk Çağı”, “Kayıp Tanrı”, “Geveze kadınlar”, “Sakuntala”). 1903‘ün başında Salon D’Automne’da eserleri sergilendi. Ünlü sanat eleştirmeni Octave Mirbeau‘nun da dediği gibi ‘’Kadın bir dahiydi’’. Eserleri büyük hayranlık topladı. Erken dönem işlerinde Rodin’in etkisi oldukça görülüyor. Ancak Rodin’le ayrıldıktan sonra sanatı, daha özgür kalmış klasik heykelden uzaklaşarak Art Nouveau‘ya yaklaşmıştır. ”Olgunluk Çağı” isimli eserinde Rodin’le olan ayrılığınının tüm acılarını yansıtmış olan sanatçı ayrıca heykelde oniks materyalini ilk kullanan isimdir.

Camille, 1898’den sonraki döneminde, hem bir kadın sanatçı olarak yaşadığı yüzyılı, hem de özel hayatındaki sorunları göz önüne alındığında, pek çok bakımdan yalnız kaldı. En büyük destekçisi babasını kaybetti. Ona büyük bir hayranlık besleyen erkek kardeşi de diplomat olduğu için Çin‘e yerleşti. Üstüne bir de karşılamakta zorlandığı maddi sorunlar eklenince Camille’in ruh sağlığı giderek bozulmaya başladı. 1906‘da bir gece geçirdiği sinir krizi sonucu birçok eserini parçaladı.

Bir süre sonra ciddi paranoya belirtileri gösterdiği ve akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle ailesi tarafından, Rodin’in de desteğiyle bir akıl hastanesine kapatıldı. Bir rivayete göre eserlerini ve fikirlerini çalmakla suçladığı Rodin, onu daha büyük bir yetenek olduğunu bildiği için ve kendisini geçmesini önlemek için hastaneye kapatmıştı. Hastanede heykel yapmasına bile izin vermiyorlardı. Oysa ki o, ölene kadar heykel yapmak istiyordu. Kardeşi Paul’a yazdığı mektupta hastanede oluşuyla ilgili şunları yazdı;”Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar…

Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar…

Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor, kafasında bir tek düşünce vardı zaten kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam, bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım… Her bakımdan başarıya ulaştı işte!

Bu esaretten çok sıkılıyorum…eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”

1920 yılında doktoru, ailesine kızlarını eve kabul etmeleri için bir mektup yazdı ama annesi ve kız kardeşi kendisine sırt çevirmişti ve bu yüzden doktorun mektubuna cevap vermediler. Kardeşi Paul onu her beş senede bir hastanede ziyaret etti. Camille Claudel, 19 Ekim 1943‘te 30 yılını akıl hastanesinde geçirdikten sonra tek başına öldü. Çok büyük bir yetenek bahşedilmiş bu kadın, toplum ve ailesi bakımından aynı derecede şanslı olamadı. Kendisinin de dediği gibi kurtların kemirdiği bu büyük yetenek en olgun meyvelerini veremeden yok oldu.

 “Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?”

Camille Claudel’in hayatı ve Rodin’le olan ilişkileri 1988 yılında beyaz perdeye aktarıldı. Gerard Depardieu ve Isabelle Adjani‘nin başrollerini paylaştığı film, iki Akademi Ödülü kazandı.

Kasım 2017’de yapılan müzayede de, Claudel’in 20 nadir eseri Paris’te 4.1 milyon dolara satılarak rekor kırmıştı. Bu tutar, bu 20 eserin üst değerlemesinin yaklaşık 3 katına denk geliyor. ( Eser değerlemeleri aralık olarak belirtiliyor. 100-200 aralığındaki eserin üst değerlemesi 200 oluyor, alt değerlemesi 100 oluyor.)

Günümüzde Paris Rodin Müzesi’nde Camille Claudel eserleri bulunuyor.

LOUİS WAİN

(5 Ağustos 1860 – 4 Temmuz1939)

Şizofren ressamların en bilineni ve hastalığının tüm ruh hallerini resimlerine en çok yansıtanı İngiliz sanatçı Louis Wain. Wain, yaptığı sıra dışı kedi resimleriyle tanınıyor. Onun tablolarında çay partisi veren kediler gibi olağan dışı durumlara rastlamak mümkün. Ölümünden on beş yıl kadar önce şizofreniye yakalanmıştı. İyi olduğu dönemlerde kedileri en sevimli ve insanımsı halleriyle tasvir eden Wain, hastalığı atak yaptığında tavus kuşu kuyruğuna benzeyen, sanki dışarıya enerji yayıyormuş gibi görünen, rengarenk ve hatta rahatsız edici kediler resmederdi. Wain böylece istemsiz olarak ortaya 2 farklı teknik çıkarmıştı. 

Kedi formu konusunda uzmanlaşmış, muhtemelen bilinen en ünlü sanatçı Louis Wain, kedilerin antropomorfik (insani vasıfların başka bir varlığa atfedilmesi) temsillerinin oluşturulmasında, üretkenlik gösteren istisnai bir sanatçıdır. Louis Wain’in, sonbahar dönemi olarak bilinen yılları, şizofreni (psişik ve gerçek arasındaki olağan ayrımların yapılamadığı, çok kötü bir karmaşık bozukluk) rahatsızlığının neden olduğu ıstırapla geçmiştir. Rahatsızlıktan dolayı ortaya çıkan yanılsamaların yanı sıra sevdiklerine, yakın tanıdıklarına karşı güvensizlik ve düşmanlık da bu dönemde Wain’in hayatını karakterize edebilmiştir. Bir kısım psikologlar, Wain’in çalışmaları üzerinde bazı analiz çalışmaları yaparak incelemede bulunmuştur. Bu doğrultuda, araştırmayı gerçekleştiren psikologlar, Wain’in resimlerindeki artan soyutlama açılımının, hastalığının tanığı olabileceği iddiasını gündeme getirmişlerdir.

Wain’in karısı meme kanseri olunca onu güldürmek için kedi resimleri yapmaya başladı. Resimler karısını güldürmeye yetti fakat yaşatamadı. Ressam tek başına kaldı. O sırada patlak veren Birinci Dünya Savaşı nedeniyle içine kapandı. Buna yoksulluk ve karısının yokluğu da eklenince depresyona girdi. Psikoz döneminden bir türlü çıkamadı ve hastalığı şizofreniye dönüştü. 57 yaşından sonra gelen bu hastalık onu yaratıcı bir döneme soktu. Sanat hayatının sonundaysa kedi tabloları çözülemeyen bir sırra dönüştü.

Günümüzde Wain’in eserleri Londra’da bulunan Victoria and Albert Museum ve Berrington Hall Herefordshire’de sergileniyor.

ADOLF WOLFLI

( 29 Şubat 1864 – 6 Kasım 1930 )

Adolf Wölfli, İsviçreli bir sanatçıdır.

Paranoid şizofreni tanısı ile Bern yakınlarındaki Waldau Psikiyatri Hastanesi’ne yatışından 4 yıl sonra resim yapmaya başlamıştır. O dönemde şizofreni hastalarının sanatçı olamayacağına inanılırmış. Fakat daha önceden eğitim almayıp da, hastanedeki çalışmaları sonrasında şaşırtıcı eserler ortaya çıkaran hastalar bu fikri değiştirmiş.

Wolfli, karakalem ve renkli kalemle ciltlerle dekoratif resimler, desenler yapmış, yazılar yazmış. Ölümünden önce resimleri satılmaya başlayan Wölfli’nin ölümünden sonra adına bir vakıf kurulmuş ve eserleri İsviçre Bern Sanat Müzesi’nde korunmaya alınmıştır.

Adolf Wölfli’nin 30 yılı aşkın süre yaşadığı hastanede psikozun ilerlemesinden sonra evreni yeniden kurma çabası içinde resimlerinde uzaya açıldığı ve onları Aziz Adolf olarak imzaladığı görülür.

CARLO ZINELLI

(2 Temmuz 1916 – 27 Ocak 1974)

Carlo Zinelli, 1916’da İtalya’nın Verona şehrinin yakınındaki San Giovanni Lupatoto kasabasında dünyaya gelmiş. 2 yaşında annesini daha sonra erkek kardeşini, kız kardeşini ve babasını kaybetmiş.

İkinci Dünya Savaşı’nda orduda görev yapan Zinelli, görevinden şizofreni nedeniyle çıkarılmış ve 1947’de 31 yaşında iken Verona Psikiyatri Hastanesi’ne yatırılmış. Savaş yüzünden iletişim yeteneğini kaybetmiş ve bunun yerini resim ile doldurmuş.

1955’te akıl hastanesinin içinde açılan sanat stüdyosuna terapi amacıyla kabul ediliyor. Ve burada günün 8 saatini çalışarak geçiriyor. Durmadan çizimler üretiyor. Eserlerinde; hayvan, çiftlik, asker figürleri gibi kişisel bir ikonografiyle yer veren kompleks ve dramatik kompozisyonlar üretiyor.

Carlo Zinelli hastanede yattığı sırada Dr. Andereoli onunla özel olarak ilgilenmiş ve resimlerinin “Art Brut” yani ham sanata ait olduğunu hissetmiştir.

Dr. Andereoli, Carlo Zinelli’yi sanat dünyasına tanıtmak için Paris’e gitmiş ve resimlerini çağdaş Fransız ressamlarından Jean Dubuffet’e göstermiştir. Dr. Andereoli, Carlo Zinelli’nin resimlerini periyodik olarak Verona, Milano ve Floransa’daki galerilere yollayarak sergi açmasını sağlamıştır. Bu sayede Carlo Zinelli, o dönemdeki “Art Brut” ressamları arasında yerini almıştır. Ölümüne kadar akıl hastanesinde kalmıştır.

MARTİN RAMİREZ

(30 Ocak 1895 – 17 Şubat 1963

Martin Ramirez, Meksika’lı bir sanatçıdır.

1918’de María Santa Ana Navarro Velázquez’le evlendi. Ramirez, iş bulmak amacıyla hamile karısını ve üç çocuğunu bırakarak Meksika’dan Amerika’ya göçtü. 1925-1930 yılları arasında Kaliforniya’da demiryollarında çalıştı. Hiç İngilizce bilmiyordu ve altı yıl sonra işsiz ve evsiz kaldı.1931 yılında polis tarafından belirsiz nedenlerden dolayı tutuklandı. Gözaltındayken manik depresif tanısı kondu ve hastaneye yatırıldı. Daha sonra aynı zamanda katatoniye doğru giden şizofreni teşhisi konuldu. Önce Kaliforniya Stockton’da, Stockton Devlet Hastanesi’nde, sonra 1948 başlarında Sacramento yakınlarında Ausburn’da DeWitt Devlet Hastanesi’nde olmak üzere 30 yıl hastanede yattı. Bu süre içinde resimlerini ve kolajlarını yaptı.

Psikoloji ve sanat profesörü Tarmo Pasto, Dewitt Devlet Hastanesi’ni ziyaretinde Ramirez’in resimleriyle karşılaşıyor ve büyük bir kısmını koruma altına alıyor. Ramirez, eserlerini patates ve tükürükten oluşan yapıştırıcı ile yapıştırılmış kahverengi kağıt torbalar, atık kağıtlar ve kitap sayfaları ile ortaya çıkarmış. Eserlerinde, Meksika geleneksel halk sanatı ve yirminci yüzyıl modern sanat, kendine has resimleme ile ifade ediliyor. Bunlar çok sayıda Meryem ana resimleri, at biniciler, tünellere girip çıkan trenler, ayrıca yeryüzünü gösteren ortak merkezli çizgiler, tüneller, tiyatro sahne önü ve dekoratif örüntülerdir.

Günümüzde New York’ta bulunan Amerikan Halk Sanatı Müzesinde eserleri sergileniyor.

Yazı: Fulden Karayel

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız