Romantik edebiyatın ve balenin en unutulmaz kadın kahramanlarından bazıları, aşkları uğruna kendi mutluluklarından vazgeçen kadınlardır. Alexandre Dumas’ ın Kamelyalı Kadın romanındaki Marguerite Gautier ile romantik balenin en tanınmış karakterlerinden Giselle de bu kadınlar arasındadır. Marguerite, sevdiği erkeğin geleceğini korumak için ondan uzaklaşmayı kabul ederken Giselle, kendisini aldatan Albrecht’i ölümünden sonra bile korumayı seçer. Her iki hikâyede de kadının fedakârlığı, aşkının büyüklüğünün bir göstergesine dönüşür. Ancak bu eserleri yalnızca trajik aşk hikâyeleri olarak değerlendirmek, onları bu kadar etkileyici kılan başka bir özelliği gözden kaçırmamıza neden olabilir. Çünkü hem edebiyat hem de bale, kadınların acısını yalnızca anlatmakla kalmaz, onu hayranlık uyandıran bir güzelliğe de dönüştürür.
Kamelyalı Kadın’da Marguerite’in yaşadığı trajedi, yalnızca sevdiği erkekten ayrılmak zorunda kalmasından kaynaklanmaz. Paris sosyetesinin bir parçası olmasına rağmen geçmişi nedeniyle saygın bir kadın olarak kabul edilmeyen Marguerite, Armand’ın babasının isteği üzerine onun hayatından çekilmeyi kabul eder. Fedakârlığının gerçek nedenini ise sevdiği erkekten gizler. Dumas, Marguerite’in yaşadığı acıyı hastalığı, mektupları ve giderek derinleşen yalnızlığı üzerinden anlatırken okurun başlangıçta ahlaki açıdan yargılayabileceği bir kadına karşı şefkat geliştirmesini sağlar. Toplumun dışladığı Marguerite, kendi mutluluğundan vazgeçtiği ölçüde okurun gözünde yücelir. Böylece onun ölümü yalnızca trajik bir son değil, aynı zamanda aşkının saflığını ortaya çıkaran bir anlatı unsuruna dönüşür.

Giselle’de ise benzer bir dönüşüm kelimeler aracılığıyla değil, doğrudan kadın bedeni üzerinden gerçekleşir. İlk perdede köy yaşamının neşesi içerisinde dans eden Giselle, Albrecht’in gerçek kimliğini ve başka bir kadınla nişanlı olduğunu öğrendiğinde büyük bir yıkım yaşar. İkinci perdede ise artık yaşayan bir genç kadın değil, ölümünden sonra ortaya çıkan Wililer arasında bir ruhtur. Beyaz tütüler, ay ışığını çağrıştıran sahne düzeni ve dansçıların neredeyse yerçekiminden bağımsız görünen hareketleri, ölümün karanlığını büyüleyici bir güzelliğe dönüştürür. Giselle’in yaşadığı trajedi, balenin estetik dili içerisinde hafiflik ve zarafet kazanır. İlk perdede insani duygularıyla var olan kadın, ikinci perdede neredeyse kusursuz bir sevgi ve bağışlayıcılık figürüne dönüşür.
Bu dönüşüm, romantik balenin ballet blanc olarak adlandırılan beyaz bale geleneğiyle de yakından ilişkilidir. Beyaz kostümler, senkronize hareketler ve dansçıların süzülüyormuş izlenimi yaratan adımları, kadın bedenini gündelik yaşamın ağırlığından uzaklaştırarak doğaüstü bir varlık gibi sunar. Giselle’in ikinci perdesinde karşılaştığımız bu estetik, bale repertuvarında yalnızca ona özgü değildir. La Bayadère’in Gölgeler Krallığı’nda, La Sylphide’in ormanında ve Kuğu Gölü’nün beyaz kuğularında da kadın figürü dünyevi gerçekliğinden uzaklaşarak erişilmesi güç bir güzelliğin temsilcisine dönüşür. Bu eserlerde ölüm, tutsaklık, kayıp veya gerçekleşemeyen aşk, sahnedeki görsel güzelliğe eşlik eder. Böylece kadın karakterlerin yaşadığı trajedi, yalnızca anlatının bir parçası olmaktan çıkarak seyircinin hayranlık duyduğu estetiğin de önemli unsurlarından biri hâline gelir.

Bu iki eserin belki de en ilginç ortak noktası, kadın karakterlerin hikâyelerinin ölümleriyle sona ermemesidir. Kamelyalı Kadın, Marguerite'in ölümünden sonra başlar. Okur, onun hayatını geride bıraktığı eşyalar, mektuplar ve başkalarının anlattıkları aracılığıyla tanır. Marguerite artık kendi hikâyesini doğrudan anlatabilecek durumda değildir; buna rağmen roman boyunca onun sesi, ölümünden sonra yeniden duyulur. Giselle'de ise benzer bir durum sahnede gerçekleşir. İlk perdede hayatını kaybeden Giselle, ikinci perdede dans etmeye devam eder. Ancak artık yaşayan bir kadının değil, ölümün dünyevi sınırlarından kurtulmuş, neredeyse kusursuz bir varlığın hareketlerini izleriz. Böylece Marguerite ölümünden sonra anlatılmaya, Giselle ise dans etmeye devam eder. Her iki kadının acısı da yaşamlarının sona ermesinden sonra sanatın diliyle yeniden biçimlenir ve geride bıraktıkları trajedi, onları unutulmaz kılan güzelliğin bir parçasına dönüşür.
Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet’te kadının aşk içinde kendi varlığını sevdiği erkeğinkiyle özdeşleştirmesinin nasıl bir kendinden vazgeçişe dönüşebileceğini tartışır. Marguerite ve Giselle’in hikâyeleri de bu düşünce üzerinden yeniden değerlendirilebilir. Ancak her iki karakterin fedakârlığını yalnızca edilgen bir boyun eğiş olarak görmek yeterli değildir. Marguerite ve Giselle kendi koşulları içerisinde seçimler yapar. Asıl sorgulanması gereken, bu seçimlerin neden özellikle acı ve kayıpla sonuçlandıklarında romantik bir ideale dönüştüğüdür.

Edebiyat, kelimeler aracılığıyla okuru bir başkasının acısına yaklaştırırken bale aynı acıyı bedenin hareketleriyle görünür kılar. Marguerite’in yalnızlığı okurun zihninde, Giselle’in hüznü ise sahnede biçim kazanır. Fakat acının bu kadar güzel anlatılması, onun ardındaki toplumsal eşitsizlikleri fark etmeyi de zorlaştırabilir. Giselle’in Albrecht’i Wililerin ölümcül dansından koruduğu sahnenin zarafetine hayran olurken, kendisini aldatan erkeği neden hâlâ kurtardığını sorgulamayabiliriz. Marguerite’in fedakârlığı karşısında duygulanırken, onun mutluluğunun neden başkalarının saygınlığından daha az değerli görüldüğünü gözden kaçırabiliriz. Sanatın yarattığı güzellik, böylece trajedinin kendisini de romantik bir anlamla çevreleyebilir.
Kamelyalı Kadın ve Giselle, aşkın insanı ne kadar derinden etkileyebileceğini anlatan iki unutulmaz eserdir. Ancak onları bugün yeniden düşünmeye değer kılan şey, belki de güzellikleriyle birlikte taşıdıkları bu çelişkidir. Her iki hikâyede de kadının acısı, sanatın diliyle öylesine zarif bir biçime bürünür ki sonunda trajedinin kendisine hayranlık duymaya başlayabiliriz. Geriye ise şu soru kalır: Bir kadının aşk uğruna kendinden vazgeçmesini güzel bulduğumuzda, hayran olduğumuz şey gerçekten aşk mıdır, yoksa onun adına katlanılan acı mı?
bir ay önce
Sahip Olmanın Trajedisi: Sardanapalus ve Arzunun İktidarı
bir ay önce
Beyazın İçindeki Beyaz: Malevich ve Yeniden Görmenin Sanatı
3 ay önce
Eve Dönüşün Acısı: Odysseus’un Zamansız Yolculuğu
3 ay önce
Bir İdealin Laneti: Obsession ve Pygmalion Miti
4 ay önce
Enkazdan İdeale: Géricault ve Delacroix Arasında Bir Yolculuk