Gärtnerplatztheater da izlediğim Prince Igor operasında köle kızların korosu yükseldiğinde, rüzgâra fısıldanan o sözler — "Fly away on the wings of wind, to native lands, our native song…" — salonun tavanında değil, çok daha uzaklarda yankılanıyordu. Sahneyle aramdaki mesafenin yalnızca birkaç metre değil, sekiz yüz yılı aşkın bir derinlik olduğunu o an fark ettim. Vatan hasreti, esaret, kaybedilen bir özgürlük; bu temalar sahneye sığmayacak kadar eskiydi ve gerçekten öyleydiler: bu eser, 12. yüzyıldan bu yana üç kez yeniden doğmuş. Bir kez adsız bir ozanın kalemine, bir kez Alexander Borodin'in orkestrasına, bir kez de Ivan Ivanovich Golikov'un fırçasına.

İgor Destanı'na İllüstrasyon, 1932-1933. Sanatçı: Golikov, Ivan İvanoviç (1886-1937). Palekh Rus Lak Sanatları Müzesi Koleksiyonu, Palekh.
1185 yılında Prens Igor Svyatoslavich, Novgorod-Seversk hükümdarı, Kuman kabilelerine — operada Polovtsianlar olarak bilinen göçer halka — karşı cesur ama zorlu bir sefere çıktı. Yenildi, esir düştü. Ne var ki adsız bir ozan bu yenilgide başka bir şey gördü; yıkımın içinde bir destan. Slovo o polku Igoreve — İgor'un Seferi Hakkındaki Hikâye — Eski Slav edebiyatının bugün hâlâ başyapıtı sayılan bu metinle böyle doğdu.
Ama bu destanın kendi hayatı da bir yenilgi hikâyesidir. Tek el yazması nüshası ancak 1795'te bir manastırda bulundu, 1800'de basıldı ve Napoleon'un Moskova yangınında yok oldu. Geriye yalnızca yangından önce çıkarılan kopyalar kaldı. Bir uçurumun kıyısında hayatta kalan bu metin bugün Roland'ın Şarkısı ya da Nibelungen Türküsü ile aynı nefeste anılır ama aralarında derin bir fark vardır: Slovo'da doğa seyirci değildir. Nehirler konuşur, güneş tutulur, rüzgâr haber taşır. Doğa, destanda tanık, yargıç ve zaman zaman suç ortağıdır.

Alexander Borodin bu destanı eline aldığında, tam anlamıyla iki hayatı birden yaşayan bir adamdı. Bir yandan kimya profesörü, öte yandan müziğe kendi deyimiyle yalnızca hasta yatağında ya da boş zamanlarında odaklanan bir besteci. 1869'da başladığı Prince Igor projesi on sekiz yıl boyunca sürüncemede kaldı; yarım notalar, ertelemeler, yeniden başlamalar. 1887'de bir balo gecesi aniden yere yığıldı ve hayatını kaybetti. Opera yarım kalmıştı.
Rimsky-Korsakov ve Glazunov notaları toplayarak eseri tamamladı. Yaroslavna'nın Ağıtı dahil bazı bölümler Borodin tarafından bitirilmiş ve orkestrasyonu yapılmıştı; geri kalanın büyük bölümü yalnızca kabataslak hâlindeydi ya da hiç yazılmamıştı. Glazunov, bestecinin piyanoda çaldığını defalarca duyduğu uvertürü hafızasından yeniden oluşturdu. Bu yarım kalmışlık ise operaya paradoksal bir güç katıyor. Her yeni prodüksiyon hangi müziğin dahil edileceğine dair yeni seçimler yapmak zorunda olduğundan Prince Igor, bir anlamda her sahnelenmesinde yeniden doğan bir eser olmaya devam ediyor.

Yaroslavna'nın Ağıdı. Igor Destanı'na İllüstrasyon. Müze: Palekh Rus Lak Sanatları Müzesi, Palekh. Ressam: Golikov, Ivan İvanoviç.
Akşamın bende derin izler bırakan anlarından biri Yaroslava’nın ariyasıydı. Yaroslavna sahnede elemini rüzgâra, güneşe, nehre yönelttiğinde, bu kadının ne trajik bir kurban ne de pasif bir prenses olmadığını anladım. Doğayla hesaplaşan, ondan hesap soran, destanın belki de en güçlü sesiydi.
Ivan Golikov da bu sesi duymuştu. Kalıtsal bir ikon ressamı olan Golikov, Palekh minyatür resminin kurucuları arasındaydı; bu sanat, papier-mâché nesneler üzerine tempera ile uygulanan ve ikon geleneğinden doğan özgün bir biçimdi. Sovyet iktidarı ikon resmine kapıyı kapattığında sanatçılar bu tekniği yeni bir zemine taşıdı; parlak siyah fon, kırmızı ağırlıklı canlı renkler, ince altın çizgiler, neredeyse uçar gibi duran figürler. Bizans ikonografisinin hareketle, folklorun kutsal geometriyle buluştuğu kendine özgü bir dil. Golikov'un Slovo o polku Igoreve ile ilişkisi yüzeysel bir illüstratör bağı değildi. 1934'te Academia yayınevinin özel baskısında yalnızca illüstrasyonları değil, kendi el yazısıyla tamamladığı bölümler de mevcuttur.
Yaroslavna's Lament illüstrasyonunda figür, Palekh'in karakteristik kıvrımlı formundadır, ama bu kez hareket coşku değil, yastır. Münih'te sahnede duyduğum o soprano sesini düşündüğümde Golikov'un donmuş figürüyle arasında tuhaf bir süreklilik hissediyorum. Biri sesi donduruyor, öteki bedeni.
Yangından kurtulan bir el yazması, bitmeden ölen bir bestecinin notaları, yasaklanan bir sanat geleneğini yeni bir zemine taşıyan fırçalar—her seferinde farklı bir yıkım, her seferinde aynı direniş. Belki de bazı hikâyeler bu yüzden ölmez; çünkü içlerinde taşıdıkları ses, onu aktaranlardan daha uzun yaşar.
14 gün önce
Yılan Oynatıcı: Gérôme'un Doğu Fantezisi ve Said'in Oryantalizm Perspektifi
bir ay önce
Üç Erkeğin Sessizliği: Flaubert ile Hopper'ın Yalnız Odaları
2 ay önce
Beyaz Tütülerin Altında: Degas’nın Bale Sınıfında Gizlenen Gerçekler
3 ay önce
Fuseli‘nin Kâbus‘u: Arzu, Korku ve Toplumsal Anksiyete