ekavbanner1.jpg.jpg

Şenay Lambaoğlu ile Müziğin Kendi Zamanı

Duygu Aydemir

55 dakika önce

Caz sanatçısı, söz yazarı ve besteci Şenay Lambaoğlu ile 25 yılı aşan müzik yolculuğunu; sahneyle kurduğu bağı, Türkçe söz ve şiirle beslenen üretimini, cazın bugünkü koşullarını ve müziğe duyduğu tutkuyu konuştuk.

Şenay Lambaoğlu, 25 yılı aşkın süredir sahnede olan bir caz sanatçısı, söz yazarı, besteci ve yorumcu. "İçimde Aşk Var", "Zarf Tümleci", "Başka Türlü Bir Şey", "Rüyalarıma Gir", "Hayat Defteri" ve "Sığınak" albümleriyle tanınan sanatçı, cazı Anadolu'nun ve Türkçe sözün izleriyle harmanlayan kendine özgü bir çizgi kuruyor.

Şenay Lambaoğlu'nun müzik yolculuğunda bir dönemi ötekinden ayıran keskin bir çizgi yok. Okul korosu ve orkestrasından caz sahnesine, yorumculuktan kendi şarkılarını yazmaya uzanan yılları anlatırken, bugünkü kimliğinin bütün bu deneyimlerin birikimiyle oluştuğunu söylüyor. Yine de bir yön çiziyor: Son 15 yılda şarkı yazarlığı daha görünür hale gelirken, son beş yılda neyi, nasıl ve kiminle yapmak istediğine daha seçici yaklaşıyor. "Hayatımın tek bir dönemini işaret edip 'beni en çok burası değiştirdi' diyemiyorum," diyor.

Şarkı yazmanın değişmez bir reçetesi yok. Bazen söz ve melodi aynı anda geliyor, bazen bir melodi sözleri çağırıyor, kimi zaman çıkış noktası tek bir sözcük oluyor. Lambaoğlu için bu anların değeri, günlük hayatın gürültüsünden sıyrılabilmesinde; yeni bir şarkı yazarken geçici ama bütünüyle kendisine ait bir dünya kuruyor.

Sahnede yeniden doğan şarkılar

Bir parçanın kaydedilmesiyle sahnede söylenmesi arasındaki farkı sorduğumda, önce kaydın sınırlarına değiniyor: Dijital ortama aktarılacak bir eserin düzeni, süresi ve teknik kararları var. Sahnede ise birlikte çaldığı müzisyenlerle kurduğu ilişki şarkıyı başka bir yere taşıyabiliyor. Kendi eserlerini ve yorumladığı şarkıları o akşamki duyguya göre değiştirmekten, doğaçlamayla yeni müzikal diyaloglar kurmaktan hoşlanıyor. "Ben her şeyden önce bir yorumcuyum," diyor.

Bu yüzden bir performansı yalnızca kayıttaki parçanın tekrarı olarak görmüyor. Mehmet Güreli'nin "Kimse Bilmez"i üzerinden örnekliyor: Kayıtta eser çok daha geniş bir dinleyici kitlesiyle buluşuyor; canlı yorumda ise yalnızca o ana ait, bir daha aynı biçimde gerçekleşmeyecek bir karşılaşma var. Onu müzikal olarak besleyen de bu karşılaşmanın açıklığı.

Sözün ritmi, şiirin nefesi

Türkçe söz yazmayı konuşurken teknik bir ayrıntı sohbetin merkezine yerleşiyor: prozodi, yani sözün vurgusuyla melodinin uyumu. Lambaoğlu, güçlü bir melodinin sözün ritmiyle doğal biçimde buluşması gerektiğini savunuyor; bir şarkıyı sırf caz kalıbına yaklaştırmak için melodik hafızasından uzaklaştırmak ona yakın gelmiyor. Amerikan caz standartlarının önemli bir bölümünün sahne müzikallerinden doğduğunu ve akılda kalan melodiler taşıdığını hatırlatıyor; Türkçenin de söz ile melodinin birbirini destekleyebileceği geniş imkanlar sunduğunu düşünüyor.

Şiirle ilişkisinde önce metni dinliyor. Nazım Hikmet'ten Ömer Hayyam'a, Can Yücel'den Füruğ Ferruhzad'a uzanan edebi dünyası, müziğinde uzun süredir yer buluyor. "Şiirin kendi içinde bir ritmi var," diyor; bir metni bestelerken o ritmi ve nefesi izlemek, sözcüklerin taşıdığı duyguyu melodinin çıkış noktası yapmak istiyor. Cazın esnek yapısı, ona göre, şiirle müziğin buluşmasına yer açıyor, gelecekte edebiyatla daha yoğun ilişki kuran projeler geliştirmek istemesi de bu ilginin bir uzantısı.

Dinleyicinin isteğiyle gelen bir kayıt

"Kimse Bilmez" sohbetimizde ayrı bir yer tutuyor. Şarkıyı yıllardır sahnede söylüyor ve dinleyicilerinden kaydetmesi yönünde istek aldığını aktarıyor. 2026 yazında yayımlanan yorumun arkasında da bu isteğe kulak vermek yatıyor; eserin geniş bir karşılık bulmasını yalın anlatımına ve Ömer Hayyam'ın rubailerinin kattığı duyguya bağlıyor.

Lambaoğlu için bu, Güreli'nin müziğiyle ilk buluşma değil: Onun "Uçurtma"sını da yorumlayıp 2015 tarihli 'Başka Türlü Bir Şey' albümüne almıştı. Farklı müzikal dünyalarla temas etmekten heyecan duyduğunu, yeni iş birliklerine de açık olduğunu belirtiyor; ancak henüz kesinleşmiş bir projeden söz etmiyor.

2026 ilkbaharında yayımlanan kendi şarkısı "Boşuna Değil" ise başka bir tercihin işareti. Dijital yoğunluğun ortasında daha akustik, daha organik bir sese yönelmek istemiş; şarkının duygusunu gitarın en iyi aktaracağına inanarak, uzun süredir birlikte çalışmayı düşündüğü gitarist Erdem Sökmen'le buluşmuş, düzenlemeyi de Sökmen yapmış. Ada Müzik'in Ada Stüdyosu'ndaki kayıtta Eylem Pelit (bas gitar), Turgut Alp Bekoğlu (davul) ve Batu Şallıel (saksofon) da ona eşlik etmiş. Lambaoğlu, bossa nova dokusunun şarkıya sıcak ve zamansız bir his verdiğini düşünüyor.

Sahnenin ekonomik gerçekliği

Türkiye'de cazın geleceği söz konusu olduğunda Lambaoğlu'nun dikkati yalnızca müziğe değil, onu mümkün kılan koşullara da yöneliyor. Festivallerin sahneye çıkan müzisyenler için önemini teslim ediyor; yılın geri kalanında düzenli çalabilecekleri sahnelerin sınırlı kaldığını, küçük kulüplerin ekonomik gücünün de yetersiz olduğunu söylüyor. Bu koşullarda bir müzisyenin yalnızca konserlerinden sürdürülebilir bir gelir elde etmesini kolay bulmuyor.

Önerisi, konser olanaklarının yıl boyunca ve Türkiye geneline yayılması; belediyelerin, mekanların ve destek veren kurumların daha sürekli bir sahne ağı kurması. Böylece festivallerde oluşan görünürlük, müzisyen için düzenli çalışma olanağına dönüşebilir.

Hızı kimin belirlediği

Dijital platformlar erişimi artırırken müzisyenden sürekli yeni içerik bekliyor; bu, Lambaoğlu'nun son dönemde en çok düşündüğü konulardan biri. Üretilen işlerin hızla tüketilmesi onda bir hayal kırıklığı yaratmış, kendi ifadesiyle "biraz frene basmış". Şarkıların ve onları yazan kişinin kendine ait bir zamana ihtiyacı olduğunu savunuyor; sürekli paylaşma baskısının sanatçıyı yalnızca içerik üreten birine dönüştürmesinden kaygı duyuyor.

Yapay zekaya bakışı tek yönlü değil. Yaratıcılıkla ilgisi olmayan işleri hafifleterek üretime zaman açması bakımından onu bir yardımcı olarak görebiliyor; fakat sanatın merkezindeki insan deneyiminin ve sahnedeki karşılaşmanın yerini alacağına inanmıyor. Kusurun bazen müziğin en diri yanı olduğunu söylerken, canlı performanstaki küçük bir kırılmayı, beklenmedik bir nüansı örnek gösteriyor. Kusursuz görünen bir elmayla üzerinde izler bulunan gerçek bir elmayı kıyaslaması bu düşüncesini somutlaştırıyor: İkincisinin bir hikayesi var.

Adalar'daki bir caz gecesinde dinleyicilerle kurduğu bağı yeniden hissettiğini söylüyor; ekran aracılığıyla dinlenen müzikle aynı mekanda paylaşılan performansı birbirinden farklı deneyimler olarak görüyor. Gençlerin müziği sahnede ve sokakta da duyabilmesini bu yüzden önemsiyor.

Yakın gelecekte akustik performanslara yönelmek, kendi kurallarıyla ve kendi zamanında üretmek istiyor. Sohbetimizin sonunda değişmeden korumaya çalıştığı şeyleri soruyorum. Yanıtı: açık iletişim, samimiyet, değerleri ve insanlarla kurduğu bağ. Müziğinde de aradığı, insanlardan kopmadan yoluna devam edebilmek.

 



En Çok Okunanlar

Bizi Whatsapp'ta takip edin