Topluma uyum sağlamak ve elimizden gelenin en iyisin yapmaya çalışmak sistemin bize öğrettiği ilk derslerden biridir. Elimizden gelenin en iyisini yaparak "yeterli" bir iş çıkartmak, yaptıklarımızla topluma hizmet etmek asli görevlerimizdendir ve olağan akışta bunu yerine getirmek, sistemin uygun gördüğü hayatı yaşamak pek çok kişi için oldukça konforludur. Fakat bazıları vardır ki uyum sağlayıp elinden gelenin en iyisini yapmak yeterli gelmez. Bu karakterler için önemli olan elinden gelenin en iyisini yapmak değil, yaptıkları işin mükemmel olmasıdır. Diğer bir adıyla mükemmeliyetçiler, yaptıkları işin mükemmel olması uğruna ruhuna eziyet etmekten çekinmez ve bu uğurda ödeyebilecekleri bedellerden korkmazlar. Fakat yarattıkları hayali bir idealin peşinde koşmak her ne kadar ortaya şaheserler çıkarsa da kişiyi tahmin edebileceğinden çok daha uç noktalara itebilir. Dışarıdan bakıldığında oldukça naif gözüken karakteristik bir özellik, panzehrin sadece alkışlar olduğu bir zehir olabilir. Sanatçının hem en büyük hediyesi hem de en büyük laneti olan mükemmeliyetçilik sanılandan çok daha tehlikelidir. Peki milyonların mükemmeliyetçi olmak için uğraştığı bir dünyada gerçekten mükemmeliyetçi bir sanatçı olmak nasıl gözükmektedir?
Kusursuzluğun takdir edildiği bir dünyada, mükemmeli yaratmaya cesaret edebilenlerin ödediği bedeller bulunmaktadır; uykusuz geceler, sayısız sinir krizi, kendinden şüphe etme hali, yeteneğini bir hapishaneye kapatma isteği… Bu noktada karşımıza çıkan tablo sadece bir yaratım süreci değil, sanatçının kendi benliğiyle girdiği amansız bir savaştır. Sanatçı, mükemmele ulaşmak uğruna imkansıza yakın bir ideal belirler ve o ideale ulaşamadığı her anı kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak alglar. Psikolojik literatürde "uyumsuz mükemmeliyetçilik" olarak adlandırılan bu durum, sanatçıyı bir eser üretmekten ziyade, hatasızlık illüzyonunun peşinde koşmaya iter. Üretmenin heyecanıyla, hatasızlığın güçlü emri karşı karşıya gelince ise sanatçının ruhu ezilmeye başlar ki bu noktada şüphe yüksek sesle konuşmaya başlar. Şüphenin ağır sözleri karşısında yeteneğinden kaçmak ve acıya son vermek kolay bir kaçış yolu olarak gözükse de mükemmeliyetçiliğin tek panzehri ruhu okşayan alkışlardır.

Tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda, bu takıntının şaheserleri nasıl doğurduğunu ama sanatçısını nasıl tükettiğini görürüz. Kimi ressamlar aynı tuvalin üzerine onlarca kez başka dünyalar inşa edip bir öncekini yok ederken, kimi yazarlar tek bir cümleyi binlerce kez kurup bozmuştur. Bu bir disiplin değil, bir varoluş sancısıdır. Sanatçının "yaratım sancısı" dediğimiz şey, mükemmeliyetçilik zehriyle birleştiğinde artık kutsal bir doğumdan ziyade, bitmek bilmeyen bir işkenceye dönüşür.
Sanat dünyasında "yaratım tıkanıklığı" olarak bilinen o meşhur sessizlik, çoğu zaman ilham eksikliğinden değil, mükemmeliyetçiliğin yarattığı yüksek standartların altında ezilmekten kaynaklanır. Mükemmeliyetçilik, yaratıcılığın en büyük düşmanı olan ertelemeyi doğurur. Zihin, o hayali ve hatasız esere ulaşamayacağını anladığı an, sanatçıyı felç eder. Bu durum, sanatçının kendi yeteneğine vurduğu bir prangadır. Eser bitmediği sürece "henüz mükemmel değil" diyerek eleştiriden kaçma şansı vardır; ancak eser bittiği an sanatçı, tüm çıplaklığıyla dünyanın karşısındadır.

Buradaki asıl trajedi, mükemmeliyetçi sanatçının içindeki o devasa görülme ve onaylanma arzusudur. Eserini en ince ayrıntısına kadar kusursuzlaştırmaya çalışmak, aslında dünyaya "Bakın, ben hatasızım, dolayısıyla eleştirilemem ve reddedilemem" demenin bir yoludur. Fakat bu arzu o kadar baskındır ki, sanatçı eserini bir türlü "yeterince iyi" bulamaz ve en çok görülmek istediği anda kendisini eserini saklarken bulur. Takıntılı sanatçı için bir fırça darbesi ya da bir nota, sadece estetik bir tercih değil; sevilip sevilmeyeceğine dair verilmiş kırılgan bir karardır.
Peki, bu zehrin bir panzehri var mıdır? Belki de cevap, Japonların Wabi-sabi felsefesinde gizlidir: Kusurlu olanın güzelliğini kabul etmek. Sanatçının kendi anatomisindeki o takıntılı parçayı söküp atması zordur, çünkü o parça aynı zamanda onu "öteki" yapan, ona o derin duyarlılığı veren şeydir. Ancak sanatçı, eserinin kendisinden bağımsız bir varlık olduğunu ve onun "mükemmel" değil, "gerçek" olması gerektiğini kabul ettiğinde; sancı, yerini huzurlu bir doğuma bırakır.