Güneş ve Ay, tarih boyunca insanın kendisini var etmesine yardımcı olan en mühim araçlardan olmuştur. Yalnız gökyüzünü paylaşan iki büyük kütle olmanın ötesinde; zamanı, yönümüzü hatta ruh halimizi anlamlandırmamıza yardımcı olan sembollere dönüşmüştür. İlk çağlardan itibaren kurulan bu besleyici bağ, modern kent yaşamının yapay ışıkları altında önemini kaybetmiş gibi görünse de insan ruhu üzerindeki yadsınamayacak etkisi varlığını sürdürmektedir.
London Saatchi Gallery’deki "The Sun and the Moon: Art Inspired by the Celestial" sergisi, tam da bu noktada ziyaretçiyi sadece zamansal bir 24 saatlik döngüye değil, insan ruhunun aydınlık ve karanlık dehlizlerinde psikolojik bir yolculuğa davet ediyor. Güneş ve Ay’ın yaratıcılığı, inançları ve merakı nasıl etkilediğini sanat perspektifinden ele alan sergi; 5 Haziran - 8 Eylül 2026 tarihleri arasında ziyaretçilerle buluşuyor. Peki gökyüzünün bu iki devasa gücü, içimizdeki hangi karanlık ve aydınlık köşelere ışık tutuyor?

Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
Karanlığın yavaş yavaş dağılmaya başladığı ve Ay’ın yerini Güneş’e emanet ettiği zaman aralığıdır şafak vakti. Güneş’in ferahlatıcı etkisiyle gecenin dertlerinin yerini umut ışıklarına bıraktığı vakit, insanlık tarihinde de ayrı bir önem taşımaktadır. Serginin ilk odası olan ‘’Dawn’’ (Şafak), insanın güneş ve ay üzerinden kurguladıkları yaşantılarının ilk fazıdır. Mistik, dini ve kozmolojik anlamları gücünde saklı tutan gök cisimlerinin insan üzerindeki etkisi, Carl Jung’un “kolektif bilinçdışı” kuramıyla doğrudan bağ kurabileceğimiz sembolik anlamlar taşımaktadır. İlkel insanın güneşi bir tanrı, ayı ise gizemli bir rehber olarak kişileştirmesi, insan zihninin rasyonelleştiremediği dış dünyayı "arketipler" aracılığıyla anlamlandırma çabasının ilk ürünüdür. Sosyolojik açıdan bu durum, toplumsal ritüellerin ve ortak mitlerin inşasında gökyüzünün nasıl bir otorite figürüne dönüştüğünü gösterir.

2. Oda, genel görünüm. Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
Güneş’in emin adımlarla gökyüzüne tırmanışı ve erişebileceği en yüksek nokta olan Zenit’e ulaşması, gecenin karanlığını geride bırakmaya çalışan insanlar için de yeni doğan güne umutla sarılabilmek için bir cesaretlendirme töreni gibidir. Freudyen perspektiften baktığımızda “libido” yani yaşam enerjisiyle ilişkilendirilen bu doğa olayı vücudun uyanışıyla eşdeğerdir. Serginin ikinci odası, William Shakespeare'in Romeo ve Juliet eserinden alınan “Yüksel, ey güzel güneş ve öldür kıskanç ayı” dizeleriyle açılırken; zihnin karanlıktan ve melankoliden sıyrılıp harekete geçme isteğini yansıtır.

Bryony Ella, My Body is a Sundial, 2025. Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
Ancak Zenit odası bize önemli bir psikolojik sınırı da hatırlatır: Aşırılık ve acı çekme. Güneşin en tepede olduğu an, insan psikolojisinde hem tam bir beslenme, şarj olma ve arınma anıdır; hem de yoğunluğuyla insanı ezme, yakma ve baskılama potansiyeli taşır. Sanatçıların bu odalarda güneş ışınlarının gücünü ve sıcaklığını ele alış biçimleri, insan zihninin sınırlarını, haz ile acı arasındaki o ince çizgiyi temsil eder.

Kimberley Gundle, Thank Goodness for the sun and the moon the only constants in this fragile world, 2022. Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
Oda 4 ve 6: Güneş’in Batışı ve Akşam
Güneş’in yeryüzündeki hâkimiyetinin yavaş yavaş sonuna gelerek yerini Ay’a bırakmaya hazırlandığı bu aralıkta, insan zihni de kendisini karanlığın kollarına bırakmaya hazırlamaktadır. Güneş’in batışı sembolik açıdan bakıldığında bir döngünün tamamlandığı varoluşsal geçiş alanıdır. 4. oda da serginin “güneş” odaklı ilk yarısının kapanışını temsil etmektedir. Zihnimizin bilinen ile bilinmeyen, aydınlık ile karanlık arasındaki o sınırda hissettiği karmaşık duygular bu alanda mekânsallaşmaktadır, dolayısıyla oda dönüşüm teması etrafında şekillenmiştir. Duvarlarda batan güneşin kızıllığı ve dramatik gölge oyunları hâkimiyetini sürdürürken, odada dikkat çeken en önemli unsurlar insanın kendi kaderini göksel hareketlerin yardımıyla anlamlandırma çabasına ışık olan Tarot (özellikle “The Fool” kartının yolculuğu), astroloji ve simya ile ilgili tarihsel arşiv parçaları ve sembolik çalışmalarıdır. İnsanoğlunun tarih boyunca simya ve Tarot kartları üzerinden batan güneşe anlamlar yüklemesi, zamanın akışına ve ölümlülük bilincine karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. Peter Doig'in dingin ama tekinsiz manzara hissi ve Nancy Holt'un devasa tünelleri, bireyin evrendeki küçüklüğünü (narsistik yaralanma) ve aynı zamanda doğanın döngüsel ritmine teslim olma ihtiyacını gözler önüne sermektedir.

6. oda, genel görünüm. Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
6. oda Ay’ın gizemli, büyüleyici ve yansıtıcı doğasını sorgular. Odadaki en çarpıcı odak noktalarından biri, Saad Qureshi’nin mekânda asılı duran devasa, bölünmüş Ay heykeli ve Dora Maar gibi sürrealist sanatçıların fotoğrafları ve arşiv eserleridir. Ay’ın fiziksel evreleri, yüzeyindeki gölgeler ve insan doğasındaki karanlık-aydınlık dengesi bu eserler üzerinden kurgulanır. Carl Jung’un analitik psikolojisine göre Güneş personayı (dış dünyaya gösterdiğimiz rasyonel, aydınlık yüzümüzü) temsil ederken; Ay ve Akşam vakti Shadow (Gölge) arketipini temsil eder. İçimizde bastırdığımız, toplumsal kabul görmeyen ama varlığımızın ayrılmaz bir parçası olan duygular, Güneş çekilip Ay çıktığında yüzeye sızar. Saad Qureshi’nin bölünmüş Ay heykeli, insanın kendi içindeki yarılmayı ve dualiteyi (aydınlık/karanlık taraf) mükemmel bir şekilde simgeler. Dora Maar’ın sürrealist dokunuşları ise bilinçdışının ilk kıpırtılarını, mantığın yerini şiirsel ve muğlak bir sezgiselliğe bırakışını gösterir.

Luke Jerram, Helios. Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
Küratöryel kurguda 4. odadan (Setting Sun) 6. odaya (Evening) geçilirken 5. odanın isimsiz ve numarasız bırakılması bir tesadüf değildir. Güneş’in batışı ile Ay’ın doğuşu arasındaki bu numarasız eşik, zihnin ne aydınlığa ne de karanlığa ait olduğu o belirsizlik ve zamansızlık anını temsil eder. Bu odada Luke Jerram’ın 6 metre çapındaki devasa küresel enstalasyonu Helios yer alır. NASA verileri ve 400.000 Güneş fotoğrafının birleşimiyle üretilen bu dev kütle; özel ses tasarımı ve önündeki akışkan, renkli cam panellerin arasından süzülen ışığıyla büyüleyici bir atmosfer yaratır.
Antik Yunan mitolojisinde gökyüzünü dört atlı arabasıyla aşarak zamana biçim veren Güneş Tanrısı Helios’a adanan bu eser, büyüleyici olduğu kadar tekinsiz bir psikolojik deneyim de sunar. Çıplak gözle bakılması imkânsız ve tehlikeli olan Güneş, burada ilk kez izleyiciye onun yakıcı varlığıyla "güvenli bir mesafeden" yüzleşme imkânı tanır. Psikolojik açıdan Helios, insanın zihninde ulaştığı en tepe noktayı (egoyu ve bilinci) temsil ederken; ona bu kadar yaklaşabilmek hem hayranlık hem de yüce (sublime) karşısındaki o ilkel korkuyu aynı anda tetikler. Sergideki rasyonel zaman akışı, bu devasa ışık ve ses kütlesi karşısında duraksar; izleyiciyi Ay’ın karanlık ve bilinçdışı dünyasına geçmeden önce son bir zihinsel arınmaya davet eder.

7. Oda, genel görünüm. Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
Güneş’in tamamen çekilmesiyle sergi, zihnin en denetimsiz katmanlarına ve insanlığın evrendeki yerini sorguladığı son evreye ulaşır.
Oda 7 (Walking on the Moon) mistik derinliği modern insanın narsistik keşif arzusuyla çarpıştırır. 1969 Apollo programıyla başlayan süreç; insanın doğayı fethetme dürtüsünü sergilerken, arka plandaki bilimkurgu edebiyatı ve astronot heykelleri üzerinden insanın evrendeki büyüleyici ama bir o kadar da derin yalnızlığını açığa çıkarır.

Marcel Dzama, The Sublimity and Perfection of the Sun and Moon, 2019. Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
Oda 8 (Midnight), rasyonel zihnin gevşediği, zamanın algısal kavrayışını yitirdiği o gizemli gece yarısı atmosferini kurar. Ay’ın çekim gücüyle tarih boyunca ilişkilendirilen delilik (lunacy), cadılık ritüelleri ve danse macabre (ölüm dansı); egonun kontrolü kaybettiği eşikleri temsil eder. Marcel Dzama’nın The Sublimity and Perfection of the Sun and Moon adlı eserindeki sürreal teatral hava ve George Jardine’in Moon in a Cage tablosundaki tekinsiz rüya estetiği; zihnin rasyonel kalıplara hapsedilmeye çalışılan ama her fırsatta taşan, mitlerle beslenen yaratıcı yanını gözler önüne serer.
Serginin son durağı olan Oda 9 (Darkest Hours), Güneş’in ve Ay’ın ufkun altında kaybolduğu, gecenin en zifiri anına odaklanır. Carl Sagan’ın "Evrendeki yıldız sayısı, dünyadaki tüm plajlardaki kum tanelerinden fazladır" sözüne referans veren bu son odada, teamLab kolektifinin Massless Suns and Dark Suns dijital enstalasyonu izleyiciyi karşılar. Zifiri karanlığın ortasında parıldayan bu dijital ışık evreni, insan zihninin en karanlık anlarında bile yeni bir uyanışın ve sonsuz imkânların saklı olduğunu hatırlatır.

teamLab, Massless Suns and Dark Suns, 2026. Fotoğraf: İlayda Haydarpaşa
Saatchi Gallery’deki "The Sun and the Moon", 24 saatlik döngüsel bir zaman dilimini izlerken aslında ziyaretçiye insan ruhunun haritasını sunar. Şafaktaki ilk uyanıştan (bilinç), Zenit’teki yakıcı tutkulara (libido); Güneş’in batışındaki varoluşsal kaygılardan, Gece Yarısı’nın karanlık sularına (bilinçdışı/Shadow) uzanan bu yolculuk, gökyüzünün sadece dışımızda değil, içimizde de döndüğünü gösterir. Sanatçıların yüzyıllardır Güneş ve Ay’a yüklediği anlamlar; insanın kendi ölümlülüğü, arzuları ve gizemleriyle baş etme arayışından başka bir şey değildir. Zira gecenin en karanlık saatinde bile gözümüzü göğe dikmek, kendi içimizdeki ışığı aramanın en kadim yoludur.
29 gün önce
Aşkın Keskisi: İçimizdeki Meleği Özgürleştiren Michelangelo Etkisi
bir ay önce
Müze Psikolojisi: Küratöryel Hipnoz ve Beynimizin Mekânla İmtihanı
2 ay önce
Duvardaki Benlik: Sanat Koleksiyonerliğinin Psikolojisi
5 ay önce
Kötülüğün Sıradanlığı: Marina Abramović ve Zimbardo
5 ay önce
Takıntılı Sanatçıların Anatomisi: Mükemmeliyetçiliğin Zehri